Çocukluğumun cıvıl cıvıl geçen yılları… Validemin bana sevdirdiği kitaplar ve ayrılamadığım kitaplarım… Çocukluğumda televizyona meraklıydım ama pek işim olmazdı çünkü validem onun boş şeyleri ihtiva ettiğini söyler ve bana kitapların güzelliklerinden bahsederek ona olan hevesimi dindirirdi… Her haftanın son günü sabah uyandığımda başucumda bir kitap beni beklerdi ve bir hafta başucuma konan kitap beni o güne kadar okuduğum kitaplardan daha çok kendisine bağladı… Yaralı Serçe… Afgan-Rus harbinin daha doğrusu Rusya’nın Afganistan’ı işgaline direnen mücahitlerin Moskof Ayılarına karşı verdikleri destansı mücadelenin yeni yeni bittiği ancak Afganistan'dan hala buram buram kan kokusunun geldiği yıllar… İşte o yıllarda elime geçti Yaralı Serçe… Küçük bir çocuğun babacan bir mücahit komutanla (Yıldırım Reisti herhalde) birlikte Moskoflara karşı verdikleri mücadelenin akıcı bir dille romanlaştığı eser…
Üstad
Necip Fazıl’ın dizi dibinde geçen
yılların ardından evvela onun tiyatro eserlerini sahneye koyan Hasan Nail Canat, daha sonra da kendi
eserlerini yazıp yurt sathında sahnelemeye başladı. İlk olarak sahnelediği Moskof Sehbası o yıllarda Türkiye’deki gençleri
de tehlikeli bir biçimde sarıp sarmalayan Komünizm ve onun tehlikeleri üzerine
kaleme alınmış ve sahnelenmiş bir eserdi. Sanat felsefecileri sanat, sanat için
mi olmalıdır insan için mi sorusunu tartışırken o, sanatını dini ve milleti
yolunda sarfetmekten geri durmadı. Üstad’ın sanata verdiği ehemmiyete yakinen
şahid olan Hasan Nail Canat, sanatın
da tebliğ için bir vasıta olduğu şuuruyla eserlerinde İslami hassasiyetlere vurgu
yapmaktan imtina etmedi ve vefatına kadar da sahnelerin tozunu Rıza-i Bari için
yuttu.
Sanatını İslam için
bir ömür boyu sarfeden bu şahsiyete, yıllarca onunla omuz omuza veren ancak
daha sonra bir vesileyle yolları ayrılan ve belirli yerlere gelen dostları ona
o kadar vefalı davrandılar ki, vefatının sene-i devriyesinde hazırladıkları
programlarla adına gerçekleştirilen paneller ve konferanslarla, ruhuna
gönderilen fatihalarla onun ruhunu şadettiler… Hayır ne yazık ki bunların
hiçbiri olmadı. Onu sadece vefakâr bir öğrencisi geç te olsa hatırladı ve hem
kendisine hem de vefasız dostlarına sitem yüklü bir yazı yazdı. Hasan Nail Canat’ın talebesi Bünyamin
Yılmaz vefatının sene-i devriyesinde Hasan
Nail Canat’ı şağıdaki satırlara döktü…
“Üç yıl önce aramızdan ayrılan bir tiyatrocu varmış. Adını hatırlayamadığım için okurlarımdan yardım bekliyorum. Elimde küçük ipuçları var. Son oyunu “Aynalar Yolumu Kesti” imiş. “Bana Mahşeri Anlat” diye de bir oyunu olduğu söyleniyor. Yorgun bedeni kendisini bekleyen kalp krizine direnemediğinde 61 yaşındaymış ve ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ sahnelerdeymiş ve öğrenciler yetiştiriyormuş. Adı dilimin ucunda, bana hatırlatır mısınız?
Adını unuttum şimdi, herkes gibi. Uzun bir ismi vardı, tiyatro yaşantısındaki uzun 61 yıllık ömrüne tekabül eden. Tatlı dilli, derviş ruhlu bir insan olduğunu anlatırlardı bana. Sanat camiasında öylesi insanların azlığından da bahsedilirdi hep. Gerçekten de öyle miydi bilmiyorum. Diyorum ya, adını unuttum şimdi. Bir hatırlatan çıksa, dilimin ucunda takılıp kalan ismi söyleniverse, sanki her şey rayına oturacak. Sanırım dindar bir insandı. Türkiye’de dindar camianın siyasette ortaya koyduğu ağırlık sanat faaliyetlerinde pek görünmedi. O yüzden en dindar siyasetçinin bile en magazin kişiliklerle bir arada olması yadırganmadı hiç. Türkiye’nin birinci liginde oynayan takımın amatörlük kümesindeki günlerine dönüp, nostalji yapması da beklenemezdi elbette. İnandığımız dava geniş kitlelere ulaşmalıydı. Eh bütün magazinci ağabeyler, ablalar bile bizi dindarlığımıza rağmen seviyordu ya, daha ne isterdik.
O, ismini hatırlayamadığım güler yüzlü, derviş sakallı ihtiyarın dilinden düşürmediği, özel sohbetlerde canı iyice acıdığında anlatıp tebessüm ettiği bir konuydu bu. Uzun turne yolculuklarında onu iyice sıkıştırdığımızda, hüzünlü bir gülümseme eşliğinde tanınmış bir tiyatro oyuncusunu örnek vererek, ‘ya şu adama inancımızın güzelliğini anlatalım. Adam gelsin camiada tiyatro yapsın. Belki onun vesilesiyle inançlı insanlar da sanatın ne kadar önemli olduğunu anlarlar’ derdi. Onun vefatının üzerinden tam tamına üç yıl geçti. Rahmetlinin esprisi gerçek olamaz mı? Kapitalist dünyada, paranın hükmettiği bir dünyada olmaz deme, olmaz, olmaz.
Rahmetlinin bahsettiği ismin sahibi olduğu prodüksiyon şirketinin ramazan etkinliklerinin yapıldığı bir yere talip olduğunu duyduğumda şaşırmıştım. Piyasaya giriş şekli de oldukça sertti. ‘bak arkadaş, biz büyük oynarız’ girişiydi ve dindar camianın açık ağız izlediği şarkıcı türkücü taifesini ramazaniyelik olarak sunacağı muhteşem(!) bir program hazırlamıştı. Eh, bu tarz etkinliklere de artık yabancı değildi. Daha önce Mevlana gibi yüce bir değeri görkemli sahneler hazırlayarak dindar camianın ileri gelenlerinin de aralarında bulunduğu sanat dostlarına izlettirmişti. Son anda ne oldu bilinmez, ama gelecek yıl profesyonel tiyatrocumuzun hazırlattığı, insanların inanç dünyasına seslenen bir projeksiyonu izlememizin önünde bir engel yok. Rahmetli bu uyanıklığı görseydi, nasıl bir espri yapardı tahmin edemiyorum. Kalp Gözü’nde oynadığı mezarlık bekçisi gibi mi dururdu, Bana Mahşeri Anlat’taki Gazi Baba gibi mi, Deli Yürek’teki elinde tüfengi, mafyanın elinden almaya çalıştığı mütevazı evini korumak için pencerelere çıkan yaşlı amca gibi mi dururdu, hiç bilmiyorum. Hadi durdu diyelim, bu sahneye hazırlıklıyız, sonraki sahnede sözü ne olurdu?
Bir zamanlar birlikte dinledikleri Üstadın üzerlerinde oluşturduğu heyecanla yeni oyunlar sahneledikleri ve İstanbul’un her ilçesinde yeri yerinden oynatan etkinlikler yaptıkları şimdinin Başbakanı hatırlar mı onu, bilmiyorum. Belediye Başkanı olduğu dönemde bir tv önünde karşılaşmalarında şahit olmuştum onların benim yetişemediğim yıllardaki heyecanlarına. ‘Hatırlar mısın Hasan abi…’ diye başlayan cümlelerin bir önemi yoktu. Çünkü o, ismini unuttuğum tiyatrocu 60 yaşına gelmekte olduğu o yıllarda yine sahnelerdeydi ve nostalji yapacak durumu yoktu. Çünkü o ‘hatırlama’sı gereken zamanlardan hiç ayrılmamıştı. Sahi başbakan ‘hatırla’mak ister miydi?
Kayseri’de tiyatrocu olmaya karar verdiği günleri anlattırırdık ona bazen. Kırmızı minibüsünün içinde dekorlara sırt sırta vermiş onu dinlerken biz de kendi heyecanlı yolculuğumuzun başlangıcını düşünür, o günlere yetişememenin hüznüyle birlikte, ‘neyse ki bunca sıkıntıyı biz çekmemişiz’ derdik
İsmini hatırlayamadım şimdi, bilen varsa lütfen hatırlatsın. Bu ülkenin ezilen, inancı horlanan insanlarının sahnedeki sesiydi o. Sanırım kitap da yazmıştı. İhtilal sonrasının değişim dönüşüm plan organizasyonunun böyyük yerlerde planlandığı günlerde sahneye çıkamamanın ıstırabını yazarak giderirdi. İyi ki de yazardı. Vakit gazetesinde tefrika edilen Gül Yarası’nı unutabilir miyiz? Millî Gazete’de tefrika edilen Bir Avuç Ateş’ini unutmak mümkün mü? Yıllar sonra o okuduğum romanın sahneye aktarımında rol almak, güzel olmaz mı?
PKK’lı olmayan bir sanatçıydı o. Tanıdıkları mı azdı? Yooo. Kayseri’de ilk oyunlarını sahneye koyduğunda yanında olan isimlerden biri bugün Cumhurbaşkanı. Aynı ideallerle çalışmışlar, aynı heyecanla fikir kulüplerinden sahnelere nice olmazı gerçekleştirmişlerdi. Bugün, Türk siyasetinin ana dinamosu olan şahsiyetlerin yakından bildiği bir isim o. Ama, üzgünüm işte ismini hâlâ hatırlayamıyorum. Sayın cumhurbaşkanım, sayın başbakanım, sayın değerli bakanlarımdan ismini hatırlayan varsa bir zahmet iletiversin bana, bugünlerde her şeyi hatırlayabiliyorum ama o ismi hatırlayamıyorum. Eğer hatırlayabilseydim, bu yazıyı 21 Ekim’de okuyacaktınız ve o değerli sanatçının ismi de bu yazıda olacaktı. Özür dilerim, unuttum onun ölüm gününü. Belki de gazeteciliğe verdim kendimi, birilerinin o sanatçıyı hatırlayacağını, bir şeyler yapacağını, gazetelere ve TV’lere haber verip bu etkinliği duyuracağını düşündüm sanırım. Ne yanlış düşünce! O tiyatrocunun hiç tanıdığı eşi, dostu yoktu ki. Onu kim, niçin hatırlasın. Ömrünü sahnelerde geçiren ve ölümü de yine bir sahne sonrası olan rahmetlinin sanatıyla övündüğünü, insanlara caka sattığını, ne büyük sanatçı olduğunu anlattığını hiç duymadım ki? Yaptığımız işte on yılda büyük yorgunluklar kazanan bedenlerimize inat o, 50 yıla yakın bir süreyi geçirdiği sahnelerde hiç yorulmamıştı oysa. Hatta, bazı arkadaşlarımız, ‘ya hoca niye hâlâ sahnelerde, artık insin, öğrenci yetiştirsin, yetmedi mi’ serzenişlerini duyar, üzülürdük. Çünkü onunla sahnede oynamak bizim için bir ayrıcalıktı.
O bir köylüyü oynuyordu. Boynunda poşisi, çokbilmiş bir gazeteci olarak ona sorular soruyordum. Aslında bir sanatçıdan gazetecilik dersleri alıyordum. “İşini iyi yap gazeteci!” diyen gözlerle bakıyordu bana. Mevlâna’nın bir hikâyesi vardır. Kazvinlinin biri dövmeciye gider ve sırtına bir aslan dövmesi yaptırmak ister. Yiğitliğini gösterecektir sırtındaki aslanla. Kazvinli aslanın kuyruğunu yapmak isteyen dövmeciye ‘çok acıdı, aman aslankuyruksuz olsun, ne çıkar’ der. Göğsünün dövmesinde ise ‘olmasa ne olur’, der. Her şeye itiraz eden Kazvinliye dövmeci, ‘tamam senin aslan dövmen bitti’ der. Kazvinli aynaya baktığında sırtında aslan dövmesini göremez. Dövmeciye dönerek ‘hani aslan nerede’ diye sorar. Dövmeci şu cevabı verir: “Sırtında aslan olsa ne olur olmasa ne olur. Senin yüreğinde bir aslan yok ki!’
O gün bugün, yüreğimizdeki aslanın olup olmadığını kontrol etmek isterim. Acaba aslanı yüreğimizde hissedebiliyor muyuz diye. Ah Dövmeci Hasan Efendi, ah…
Yüreklerimizde aslan yok.
Uzun yazılar yazmak istemiyorum, ama ne çare! Yazı ilerledikçe hatırlarım diye bakınıyorum etrafa. Hatta ıslık bile çalıyorum, olmuyor. Televizyonlara, gazetelere, kültür merkezlerinin bültenlerine filan bakıyorum, yok, yok, yok. 21 Ekim 2004 günü bir kalp krizi bahanesiyle aramızdan ayrılan tiyatrocunun ismini hiçbir yerde göremiyorum. On yılı aşkın tiyatro dersleri verdiği belediyenin kültür merkezinde hatırlanmıyor. Ben de olsam hatırlamazdım. Hizmetlilerin odasında okumaları yapıp, sahne boşaldığında prova yapmaya giden o adam hiçbir zaman kendisine yapılan densizliğin hesabını sormadı. Sabırla anlamalarını bekledi. Olmadı. Haftasını bölmüştü. Sesi kısılmış, koşuşturmalarıı artmıştı. Bir başka belediyenin kültür merkezinde de çocukları vardı. Onlara tiyatroyu anlatıyordu, oyunlar sahneye koyduruyordu. Parasını alıyor muydu? Eğer yıllarını verdiği tiyatro için Anadolu’yu dolaştığında, para yerine dava nutku çeken değerli büyükler ne veriyorsa o kadar alıyordu yine. Ve o ısrarla, inatla kimseye kızmıyor, kimseyi suçlamıyor, geleceğe bırakacağı mirasın büyüklüğü karşısında sadece eziliyordu.
Yasemen, Bir Küçük Osmancık Vardı, Günahkâr Baba, Yaralı Serçe, Kırımlı Murat Destanı gibi kitapları vardı sanırım. Bize Nasıl Kıydınız? Çizme, Beşinci Boyut, Sürgün, Gülün Bittiği Yer, Minyeli Abdullah, Siyah Pelerinli Adam gibi sinema filmlerinde oynamış olduğu rivayetleri var. “Camgöz”, “Deli Yürek”, “Ekmek Teknesi”, ”Kalp Gözü”, “Şark Kahvesi”, “Müslüman'ın 365 Günü”, “Müslüman'ın 24 Saati” gibi TV filmlerinde oynadığı da söyleniyor.
Geleneksel tiyatrodan beslendiği de bildirilenler arasında. Derler ki vefat ettiğinde “Aynalar Yolumu Kesti” adlı oyunu oynuyordu. “Sen Nerdesin”, “İnsanlar ve Soytarılar”, “Süper star Efendi Hayrettin” yalan olmasın, onun oynadığı tiyatro oyunları olabilir. Bu tiyatrocunun mirasını taşıyabilecek isimler yokmuş. Sahnede anlattıklarını dinleyenler de aslında oyunun bir parçasıymış. Tek kişilik şovunu yapmış ve gitmiş. İzleyici koltuklarında gölgeler varmış, seyirciler değil.
Bir radyo istasyonunda sesine ses verenleri varmış. Bir de Erik Ağacı destanı diye bir şiir okurmuş. O gün Bosna’da yapılan katliama duyarsız kalamamış ve bu şiiri yazmış. Şimdi bütün İslam coğrafyası cehenneme dönmek üzere. “Dev gibi devletlere – Birleşmiş Milletler’e rağmen/ Sana rağmen, bana rağmen bir milyar kardeşe rağmen” ateş çemberine alınıyormuşuz hepimiz.
O bir tiyatrocuydu, öyle söylenirmiş. Bir dava yükünü omuzlamış ve ömrünü vermiş sahnelere…
i
ADINI HATIRLAYAMADIM OKUYUCU, BANA İSMİNİ FISILDAR MISIN?”
ERİK AĞACI DESTANI
Bu destanı ne ilham perileri getirdi şairlere, ne de gece sancıları…
Bosna–Hersek`li çocuklara yazıldı bu destan. Dev gibi devletlere – Birleşmiş Milletler’e rağmen
Sana rağmen, bana rağmen bir milyar kardeşe rağmen
Pınar bakışlı çocuklara sıkılan kurşunlarla yazıldı bu destan….
Çare değil korkak dualarımız,
Kulaklarına ezan okunmuş çocukların,
Gözbebeklerine saklanmış korkulara,
Ve yangın yerine dönmüş ana yüreklerine
Çare değil konforlu gözyaşlarınız.
Yıkılmış şehir duvarlarının emdiği acılara…
Bosna – Hersek`te,
Işığın ve derenin süslediği bir erik bahçesinde,
Gün yüzlü çocuklar yarışıyordu kuş gölgeleriyle…
Çocuklar, çocuklarımız…
Oyun yorgunu, okul yorgunu çocuklarımız.
En güzel akşamları getirir annelerine.
Yazılmamış insan sayfaları yavrularımız.
Ah görmeliydiniz erik bahçelerini
Ve çocuk yüklü dalların sevincini.
Kurulmuş pusulardan, soğuk namlulardan habersiz
Mor eriklere yetişmek için küçük ellerin,
Yeşille savaşını görmeliydiniz.
İnci dişler, can eriklerin can damarlarında ısırılmış baharlar çiziyordu.
Yorgun ikindiler getiriyordu,
Dere boylarına yatmış gölgeler.
Bir canavar sürüsü yaklaştı erik bahçelerine
Kara çizmelerinde karanlığı taşıyarak
Tekmeleyerek utanan yeryüzünü
Kalpleri mühürlü sevgiye ve gökyüzüne…
Bunlar Sırp askerleriydi,
Tükürülmüş yüzleri kirli ve utanmasız.
Kurşun yağmuruna tuttular çocuk yüklü dalları.
Soğuk namlular, ölüm çığlıklarıyla ısındı…
Göz bebekleri korkudan düşecek gibi çocukların
Endişe, baykuş gölgeleri gibi gezindi temiz yüzlerinde…
Gökler ve melekler şaşırdı, tarih kalemini kırdı…
Gözleri çakmak çakmak Sırp haydutlarının.
Yürekleri köpek zehiri gibi korkmuş.
Şeytan salıncak kurmuş beyinlerine
Zaferin en kirlisi ile sırıtıyorlar.
Gökyüzü utanıyor gördüklerinden,
Ve yeryüzü utanıyor,
Ağaçlar saklayamıyor konuklarını
Kuşlar uçup kurtuluyor,
Ama çocuklar uçamıyor.
Kırılan dallar gibi düşüyor çocuk ölüleri…
İnsan insanlığından üşüyor.
Şehir ayaklanıyor silah seslerine,
Korku ve endişe çırpınıyor sokaklarda.
Anneler, yağmur yüklü bulutlar gibi abanıyor çocuk ölülerine.
Gözyaşları kırılmış çiçeklere can veremiyor.
Gökler dolusu çığlık, yürekler dolusu merhamet,
Ölümü yenemiyor.
Ve can çiçeği çocuklar
Artık şarkı söylemiyor .
Vahşet devam ediyor. Analar direniyor
Mermiler vız geliyor. Onlar ölü çocuklarında bir tebessüm dileniyor.
`Ne olur aç gözünü, gülümse …
Konuş benimle, konuşta canımı iste…
Andolsun gölgeleri yere seren ikindiye…
Duyduğum acılara, bildiğim kelimeler yetmedi.
Vahşet yetmedi, zulüm yetmedi,
Mum söndüren üflemeler yetmedi,
Şehirleri alt–üst eden fırtınalara…
Boyunlarına kadın tırnaklarından kolyeler takan
Kolları bağlı yiğitlerin,
Öfkeden çıldırmış gözleri önünde
Namuslarını kirleten,
Sırp canilerini anlatmaya gücüm yetmedi.
Bu destan, şehit çocuklara yazıldı.
Ana çığlıklarına sıkılmış kurşunlarla
Kulaklarına ezan okunmuş çocukların kanlarıyla yazıldı
Dev gibi devletlere, birleşmiş milletlere rağmen,
Sana rağmen, bana rağmen, bir milyar kardeşe rağmen,
Dünyanın neresinde olursa olsun
`Yaralı bir Müslüman`ın acısını yüreğinde duymayan,
Kamil Mümin olamaz` ölçüsüne rağmen.
Bu destan bu çağda yazıldı.
Hasan Nail CANAT
Not:
(Ana sayfamızdaki makalelerin bizler tarafından kaleme alınmasının
ehemmiyetinin farkında olduğumu siz değerli kardeşlerim bundan önceki
makalelerimden bilirsiniz. Hasan Nail Canat hakkında dağarcığımdaki ve
araştırmalarım sonucu edindiğim bilgilerin onu yeterince anlatamayacağını
düşündüğüm için kendi talebesinin dilinden dökülen kelimeleri de dağarcığımdaki
bilgilere eklemek suretiyle bu makaleyi oluşturdum. Bu sebepten affınızı rica
eder elimizde imkânların olması durumunda makaleleri kendi fikir ve
düşüncelerimizin süzgecinden geçirerek yazacağımızı arz ederim. Selametle…)
Abdurrahman MIHCIOĞLU
25.10.2007
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




Yorumlar
Abdurrahman ŞEN
Mustafa MİYASOĞLU
İbrahim SADRİ
Muzaffer DUĞAN
25 Nisan 2009
Saat 19.00
Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.