Ropörtajlar

Prof. Dr. M. Kâzım Yılmaz Hocamız ile Hasbihal

m.kazimyilmaz

Harran İlahiyat Fakültesi Hocalarından Prof. Dr. M. Kazım Yılmaz ile Yeni Asya Gazetesi'nin Kur'an Yılı ve  Kur'an-ı Kerim  ile münasebetlerimiz hususunda  gerçekleştirmiş olduğu söyleşiyi istifadenize sunuyoruz.

Ali Duman Hocamız ile Söyleşi

ali_duman3[Malatya İnönü İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve Hikmet Yurdu Dergisi Editörü Ali Duman Hocamız ile yaptığımız söyleşiyi istifadenize sunuyoruz. ]

Türbeler Güzin Abla İşlevi Görüyor

ali_kse1Türbeleri terapi merkezine benzetiyor Prof. Ali Köse, "Türbeler Güzin Abla gibi." diyor. Türbeler bugüne kadar daha çok teolojik açıdan gündeme geldi.

Ali Hüsrevoğlu Hocamız İle Hat Sanatı Üzerine

ali_hsrevolu5[Yeni Dünya Dergisi’nin Hat Sanatı ve İncelikleri üzerine Ali Hüsrevoğlu Hocamız ile yapmış olduğu söyleşiyi istifadenize sunuyoruz. ]

Mavi Marmara Günlüğü-1

mavimar1[İHH’nın öncülüğünde, İsrail işgal devletinin Gazze ambargosunu kırmaya yönelik düzenlenen sefer ve akabindeki hadiseler, muhakkak işgal devleti için de, bölge için de yeni bir dönemin habercisi.

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu İle Röportaj

bardakogYusuf Karali Diyanet Eğitim Merkezi’nin açılışı için Rize’ye gelen ve fakültemizde de bir konferans veren Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu hocamızla kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Prof. Dr. M. Hanefi Palabıyık İle Hasbihal

h.palabiyikrashid2Okuma, Düşünme ve Eleştiri Üzerine [1963 yılında Erzurum’da doğan M. Hanefi Palabıyık, İlk, ortaokul ve lise tahsilini Ankara’da tamamladı. 1987 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitiminin ardından,doktorasını tamamladı.

 

Röportajlar

alutfikazanciProf. Dr. Ahmet Lütfi Kazancı Hocamız ile yaptığımız röportajın ikinci kısmını yaynınlıyıoruz: Hocam, dördüncü sorumuza geçmek istiyoruz çay molamızın hemen akabinde…

Tabi buyrun..

Hocam, ilâhiyatçıların hitabet anlamında problemleri var. Mesela bir ilâhiyat öğrencisi bir camide vaaz ederken zorlanıyor. Hutbe verirken zorlanıyor. Bunu nasıl çözebiliriz? Yani ilâhiyatçı hitabetini nasıl güzelleştirebilir? Kendini nasıl geliştirebilir? Bu soru yine sizin “Peygamberimizin’in Hitâbeti” adlı kitabınıza atfen sorduğumuz bir sorumuz.

Şimdi, öncelikle bilgi lâzım; bilgisiz hitâbet gevezelik olur. Gevezeliğin de insanlığa getirecek hiçbir hayrı olmaz. Elinizde bir takım işe yarar mal olacak ki, efendim, pazarda açıp oradaki müşteriye “buyur” diyeceksiniz. “Buyur” diyebilecek kadar bir bilgi birikimi olmadan oraya çıkılırsa, insanı ter basar, yalan yanlış konuşturur, şunu yapar, bunu eder. Yani bilgisiz hitâbet olmaz. Bilgiyi tamamladıktan sonra da az buçuk onunla amel şarttır. Neden? Söylediğinizle yaşadığınız arasında bir bağlantı olmazsa, bu konuşma insana sadece vebal getirir. Efendimiz as’ın hitâbetinin gözden geçirilmesinde fayda var.

Ayşe Hanım, “Peygamberimizin Hitabeti” adlı eser, benim doktora tezimdi. Biz buraya tayin edilirken hazırlayacağımız tezler, hem yüksek lisans tezi hem olarak kabul edilecekti. Bu, kararnamemizde geçiyordu. Doktora tezi olarak “Peygamberimizin

ahmetlutfi3

Hitabeti”ni seçtim. Seçtim ama içimde bir korku var. Ne

korkusu? Şimdi, medeni bir âlemde yaşıyoruz. Kültür alabildiğine genişlemiş. İnsanlık bundan bin dört yüz yıl öncesine göre bu kadar ilerlemiş, şunu yapmış, bunu etmiş… Efendim, hitabet teknikleri de çok çok gelişmiş. Acaba peygamber efendimizin hitabeti ile bu hitabet arasında ne gibi bir bağlantı kurabileceğim? Zannediyorum ki -cahilliğin getirdiği bir şey bu (Estağfirullah hocam), Peygamberimizin hitabeti bugünkü hitabet anlayışına ulaşmamış oluverirse, elimiz boş mu çıkar acaba? Evvela tuttum, bugünkü hitabet anlayışı nedir? Güzel söz, güzel konuşma gibi konularda şöyle böyle otuz-kırk kitap bitirdim. Ondan sonra Kütüb-ü Sitte’yi baştan s

ona ciddi bir şekilde taradım. Ben Kütüb-ü Sitte’yi, baştan sona en az iki defa veya üç defa okumuş birisiyim. Bir defa da sırf bu iş için taradım. Ve gördüm ki peygamberimizin hitabet tekniği bugünkü kültür seviyesinin çok çok üzerinde olan bir hitabet var efendimizde… Ama biz bunu bilmiyoruz. Nitekim ben de o günlerde böyle bir korku ve endişeyle başlamıştım. Ve bu kanıya vardım. Ondan dolayı bir hatibin şahsiyeti oluşması gerekir konuşacak kişi için. Ondan sonra dağarcığında, karşısındakini tatmin edecek yeterince bilgi olması gerekir. Ve Resulullah Efendimizin konuşma tekniği neydi, bunları da göz önünde bulundurduğu zaman, hutbe güzel olacaktır. Tabi, her şeyin bir acemiliği vardır. Hz. Osman (r.a.) derler, halife olarak çıktığı zaman söyleyebildiği bir tek cümledir. Niye? O güne kadar böyle bir topluluğa karşı hitap etmemiş. Hatibi bir heyecan sarar ve bu heyecan iki türlüdür. Birincisi, şöyle bir heyecandır, git gide artar… Efendim, ağzı kurur, sesi kısılır. Bir şeyler olur konuşamaz. İkinci bir heyecan çeşidi vardır. Bu, herkeste olabilir. Şöyle iki dakika falan sürer, ondan sonra o heyecan biter, normal konuşma düzenine geçer ve devam eder.

Evet, yani şöyle diyelim. Örnek almamız gereken şahsiyet her şeyde olduğu gibi yine Resulullah Efendimiz Aleyhisselam’dır.

Pek tabi…

Meselâ, vurgulamaları, önemli sözleri üç defa tekrar edişi, hitap ederken beden dilini de kullanması -sağ elinin başparmağını sol elinin ayasına işaret ederek göstermesi gibi-, muhatabın seviyesine inmesi gibi özellikler…

Yani, orda benim maksadım insanların takdirini kazanmak mı, yoksa Allah rızası için insanlara hizmet edebilmek mi? Şayet insanların beğenisini kazanayım, onların takdirini toplayayım, onların alkışını değerlendirme olarak kabul edeyim, zayıf alkışladılar başka; ayağa kalkarak alkışladılar başka. Hz. Peygamber Aleyhisselam’da bunların hiç birisi yok. Hiçbir kimseye hiçbir konuşmasından sonra “konuşmamı nasıl buldun?” diye bir soru sormamıştır Hz. Peygamber...

Özetleyecek olursak, hatip samimi olmalı, bilgi sahibi olmalı, bir de muhatabını tanımalı. Gelişi güzel bir konuşma yapmak için değil, muhatabının ihtiyacı nedir(ona göre konuşmalı)? “Muhatabının ihtiyacını bilmeyen hatip, önüne gelen hastaya hiç sual sormadan tavsiyelerde bulunan doktor gibidir.” Adamın başı ağrıyordur, o, ayak tedavisinden başlar. Yok, gözünde rahatsızlık vardır, aspirin tavsiye eder. O kendi kendine şu lüzumludur diye anlatır ama öbürünün ihtiyacı daha başkadır. O ihtiyaca cevap vermediği müddetçe, o söyledikleri boşa gidecektir.

ahmetlufi2

Şifa vesilesi olacağım derken, aslında zarar verir…

En azından faydalı olamaz. Efendim dişi ağrıyıp da her yerde ilaç arayan insanı alacaksınız da, şurada güzel bir resim sergisi var, seyredelim filan derseniz; dişi ağrıyan adamın resim sergisiyle ilgisi nedir? Gel şurada bir kütüphane var ziyaret edelim, derseniz, onunla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bütün derdi orada dişinin ağrısını kesmektir. O ilacı bulabilmektir.

Hz. Peygamber (a.s.) muhatabına göre konuşuyor. Mesela birisi “bana bir tavsiyede bulun” deyince bu tavsiye onun mana âlemindeki ihtiyacına en uygun neyse onu söylemiştir. Çok söven bir adama “Kimseye sövme” diyor Hz. Peygamber (a.s.). Ondan sonra o kişi kimseye sövmemiştir. “En faziletli amel nedir?” sorusuna karşı Resulullah (a.s.) ona bir söylüyor, diğerine farklı bir şey söylüyor. Mesela zengin bir adama “en faziletli amel nedir” sorusuna “kuyu çıkartmak derken; öbürü fakir-fukaradan biri olunca ona “bedeni gücünle başkasına yardım etmektir” diyor. Niye? Çünkü o adam, ondan başkasına güç yetiremez de ondan.

Yani psikolojik tahlillerde bulunmak diyebiliriz.

Tanıyacak, İnsan karşısındaki muhatabı tanıyacak. Onun ihtiyacı nedir? İhtiyacını bilmediği bir konuşma yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Konuşma kurallarına uygun bir konuşma yapmış olabilir ama bu karşısındakine faydalı olur mu olmaz mı o ayrı bir konu.

Hocam, dünyada en çok dinlenen meşhur hatiplerinden biri “kekeme” imiş, fakat o kadar çok samimi konuşuyormuş ki, karşısındaki insanlar seçenek olarak diksiyonu daha güzeller varken, onu dinlemeyi tercih ediyorlarmış. Çünkü onların ihtiyaçlarına hitap ediyor ve inandığını inandığı şekilde anlatıyormuş ki, etkileniyorlar ve etrafında toplanıyorlarmış.

Evet.

Hocam, bir diğer sorumuz, Türkiye’deki din adamlarının tarihsel süreçteki âlimlerle ne kadar uyum içinde olduğu, yani hamdolsun şu anda Türkiye’de binlerce din adamımız, büyüğümüz, akademisyenimiz var. Özellikle ilâhiyatçılar nâmına bu soruyu soralım. Bu saydığımız kişilerin geçmişteki âlimlerle uyum içinde olup olmama hususu nasıl? Yani yenilikçilikten bahsediliyor, gelenekçilikten bahsediliyor. Bu zâtların durumları?

Ben bu soruyu anladığım gibi cevaplandırmaya çalışayım. Yalnız şu var, insanlarda, özellikle bu doğu insanında imkân nispetinde böyle bir geçmişe karşı müsamahalı bir bakış var. Efendim, geçmişlerimiz bizim şöyleydi, bütün şeylerde de görürsünüz. Mesela, “Kuşeyrî Risalesi”… İmam Kuşeyrî, kendisinin yetişemediği devirdeki büyüklerin şimdi yaşamadığını halbuki şimdi yaşayanların onların kâbına ulaşamadığını anlatır. İlim adamları da böyledir. Ve mesela, İbn Âbidin, tutar ilim derecelerini birer birer anlatır. “Mutlak müçtehid” diye başlar, efendim mezhepler müçtehidi, ashab-ı tahkîk filan gibi bu dereceleri sayar en sonunda yedinci derecede “sırf mukallid” der ve kendisini de mukallid olarak gösterir İbn Âbidin. Şimdi İbn Âbidin’den sonra gelecek ne yapacak? Bir de o var. İbn Âbidin’den sonra gelen de sırf mukallid sıfır ise, eksi bir, eksi iki diye geriye gidecek. Şimdi, otuz kırk sene evvel, İmam-ı Âzam’ın verdiği bir dersi anlayabilirim diyen biri olsa, onun zındıklığına hükmederdi insanlar. O öyle bir ilim adamı ki, ona yetişilmeye imkân yok. Olsa olsa kendisini İmam Ebu Yusuf dinler ve anlar, efendim, İmam Muhammed anlar, İmam Züfer anlar… Talebesi olamazsın. O gün İbn Âbidin’in verdiği bir dersi anlarım dediğin zaman, sizi taşlarlardı bundan otuz yıl önce… Ha, gerçek olan nedir, insanlar Hz. Peygamber’in (a.s.) verdiği dersi anlıyorsa insanlar, öbür insanlar da İmam-ı Âzâm’ın verdiği dersleri anlarlar? Bir…

İkincisi talebe öyle olacak ki (bu peygamberimiz (a.s.) için düşünülmez. Mesela Hz. Ebu Bekir Hz. Peygamberi geçmeliydi diye aklımıza asla getirmeyiz, bu ayrı bir şey), sonuna kadar hocasına hürmet edecek, hiçbir zaman hürmette kusur etmeyecek, saygısızlıkta bulunmayacak. Ama hocasından aldığı ilim bayrağını en az bir adım öteye götürecek ve oraya dikecek ve netice itibarıyla biz şimdi İmam-ı Âzam’ın dersini anlayamaz olduk, İmam Muhammed’in İmam Ebu Yusuf’un dersini anlayamaz olduk. Ondan sonra filan falan hocaların derken derken İbn Âbidin’in vereceği dersi anlayamaz olduk. Bunun faydası ne oldu? Git gide geri, git gide geri… Geri gide gide sıfıra… Bir de garba dön. Bundan iki yüz yıl önce yaşamış olan bir fizik âlimi, bugün yaşamakta olan bir fizik âliminin önüne oturup ders bile okuyamaz. Yani biz imam-hatipte okurken, o günlerde aya gidilecek diye böyle bir şeyler var. Sorduk hocamıza, Dedik ki: “Aya gidilecek diyorlar, ne diyorsun hocam?” “Oğlum” dedi böyle saçma sapan şeyleri bırakın. Kaydedin, ay âyinedir. Buradan bakıyorlar, kendi başlarını görüyorlar, onu dağ sanıyorlar, dedi. Şimdi düşün yani. 1954 ile 1960 yılları arasında...

Evet, sonra da 1969’da Nil Armstrong isminde birisi aya ilk adımını atar…

Tabi tabi… Biz askerde Siirt’te bir yürüyüşe çıktık. Atmış km.lik bir yürüyüş. Otuz km. gideceğiz, otuz km. geleceğiz. Tam o gecede de radyoda naklen yayın yapılıyor: Neil Armstrong, benim için küçük bir adım; insanlık için büyük bir adım diyor. Bu sözü söylerken biz de orada yürüyorduk. Şimdi, tekrar edeyim. Bundan iki yüz önce yaşamış bir fizik âlimine aya gidilecek dense, bu serseriyi bir defa konuşturmayın derdi. Efendim, ama aya gidildi. Ayın ötesine gidelim diye uğraşıp ediyorlar. Fizik, kimya, matematik vb ilimler durmadan ilerlerken, dünün hocası bugünküne talebe olmayacak duruma düşerken, biz dedik ki, devamlı hocamızdan geri kalacağız. Öyle olunca da fazla bir şey elde edilmedi. Ama şu son imam-hatiplerin açılmasından, ilâhiyatların harekete geçmesinden sonra, durum değişti. Ben ümitvârım. Bundan sonra Cenâb-ı Hak, bu ümmete nice nice müctehidler yetiştirecek, öyle inanıyorum. Ve ileriye gideceğiz, geri kalmayacağız inşallah görevde.

İnşallah.

Hocam, klasik siyer kitapları ve günümüzdeki siyer kitapları arasındaki farklar nelerdir?

ahmetlutfi1

Şimdi, ben o konuyu yeterince cevaplayacağımı sanmıyorum. Ama şöyle diyebilirim. Yani, elimize gelen ciddi ölçüde siyer kitaplarını bulma imkânımız bir defa yok denecek kadar az. Tirmizi de diyor ki, İbn Hişam’da diyor ki… Ben İbn Hişam’ı defalarca devretmiş bir adam olarak, bunu İbn Hişam’da işte aradığım burada, Buhari’yi üç defa okumuş biri olarak aradığım işte burada diyemem ki… Bana diyeceksin ki, filanca kitabın filanca sayfasında. Yani evvela böyle olmayan çeşitten kitaplar yazılmıştı. Yani ciddi ölçüler içerisinde yazılmış kitaplar yoktu. Olmadığı içindir ki, mesela biraz önce söylediğimin bir başka şeklini anlatayım. Ashâb-ı Kiram’ın insan olduğunu iddia ettiğiniz takdirde sizin zındık olduğunuzu rahat rahat söyleyebilirlerdi. Ashâb-ı Kiram hata eder mi sorusuna bunun daha da ötesinde bir cevap! Mesela biz burada Bursa Yüksek İslam Enstitüsü o zaman, bir araştırma görevlisi ile sohbet ediyoruz. Dedim ki: Ashab hata eder mi? Öyle elleri titreyerek, çeneleri birbirine çarparak cevap verdi ki: Nasıl olur? Ashab nasıl hata eder? diye bunu soruyor. Bu neden oluyor? Ben sana soruyorum cevabını?

Yani, peygamberimiz’in (a.s.) arkadaşlarının, hani asr-ı saâdetteki insanların hata yapmaması gerekiyor düşüncesi veya yüce bir mertebeye koymak gibi onları… Âdeta melekleştirmek ve insâni vasıflardan gayrı düşünmek…

Ama biz bu düşünceye nerden geldik? Biz aslında doğu insanının vasfı olarak, olabildiğince iyilik düşüncesine sahibiz. Bir insana iyi dediysen her hâliyle iyi, bir insana kötü dediysen her hâliyle kötü. Bu düşünce, doğu insanının düşüncesidir genellikle. Birisine artık iyi dediysen onun hatası yoktur. Birisine kötü dediyseniz onun da doğru bir davranışı yoktur. Bu böyledir. Bir de biz Kuran okumuyoruz. Hadis kitaplarını okumuyoruz. Kuran okumadığımız içindir ki, Kuran ashab-ı kiramın yüzlerce hatasından bahsediyor, hadis kitapları ashab-ı kiramın yüzlerce hatasından bahsediyor, ama biz bunları hesabın daima dışında tutuyoruz. Mesela diyelim ki Hz. Âişe ile Hz. Hafsa, birleşiyorlar bir konuda Hz. Peygambere karşı çıkıyorlar, Bu, Kur’ân-ı Kerim’de Tahrim sûresinde geçiyor, 4. âyette. 28. cüzde. “İn tetûbâ ilallâhi  fekad seğad kulûbukumâ” “Şayet Allah’a tövbe ederseniz ne âlâ, çünkü ikinizin kalbi günaha meyl etti.” Bâtıla doğru meyl etmiştir. “Ve in tezâherâ aleyhi...” “Eğer, peygamber’e karşı birbirinize sırt verir de mücadelenizi devam ettirirseniz...” “feinnallahe hüve mevlâhu ve cibrîlu ve sâlihu’l mu’minûn ve’l melâiketu beğde zâlike zâhîr.” “Şüphesiz, O’nun Mevlası Allah, Cebrail ve sâlih mü’minlerdir. Ve bunun arkasından bütün melekler de yardımcıdırlar.”

Bunu şimdi kimse hesaba katmıyor. Peki, Kur’ân’dan bunu silelim mi? Hâşâ. Efendim, Uhud muharebesinde bir kısım insanlar kaçtılar. Kur’ân onları anlatırken buyuruyor ki: “İz tus‘id’une…” “Siz yokuşa tırmanıyordunuz..” “Velâ telvûne alâ ehadin...” “Ve dönüp de herhangi bir kimseye bakmıyordunuz…” “Ve’rresûle yed‘ûkum fî uhrâkum” “Halbuki Hz. Peygamber sizi arkanızdan çağırıyor...” Gelin, kaçmayın! diye. Şimdi muharebeden kaçmak büyük günah. Kısacası biz öğreneceğimiz şeyi Kur’ân’dan, hadîs-i şeriflerden takip etmedik. Ve böyle olunca da menâkıb kitapları bastırdılar, onlar şöyle büyüktü böyle büyüktü. Peki, hatası var mıydı? Hatası yoktu. Mü’min’de temiz. Diyor ki, “Hz. Ömer bir gün gömleğini yamıyor, güneşte sıcak, sırtı çıplak, şöyle güneşe bir baktı, güneş karardı. Hemen Cibril-i Emin geldi, dedi ki, Ömer’e selam söyle, bir daha güneşe öyle bakarsa kıyamete kadar bir daha doğmayacak. Lütfen söyle de tebessümle baksın, tebessümle bakınca tekrar aydınlandı.” Şimdi bunu bir Kur’ân âyeti gibi insanlara veriyor. Bundan sonra ne olur? Ashâb-ı Kiram her yönüyle yüzde yüz hatasız olur. Her yaptığı doğrudur olur. Hâlbuki bu doğru değil.

İlk yazılan siyer kitabı sayılan İbn Hişam’dır. Tirmizi, Buhari gibi. Bugün onları temel alarak güzelleşiyor. Eskiden bir siret kitabı vardı kapkalın ama hiçbir kaynak belirtilmeden… Bu şekilde yazıldığında ilmî anlamda bilgi kaynağına ulaşmak zor oluyor. Evet, şu anda yapılan güzel siyer kitapları var.

Hocam her şey için teşekkür ediyorum. Allah sizden ve ailenizden razı olsun. Hanenize, özellikle gönül hanenize bizi buyur ettiğiniz için teşekkür ediyoruz.

***     ***     ***

İlk kitabı 1966 senesinde neşredilen hocamızın eserleri şu şekildedir:

1- İslam’da İrade Kaza ve Kader İstanbul, 1966, 93 s.

2- İslam İmanı, İstanbul, 1968, 143 s.

3- Kur’an Işığı’nda Peygamberlik ve Peygamberler, (Arapçadan tercüme) Konya 1974, 186 s.

4-  Nübüvvet Pınarından Kırk Hadis,  İstanbul 1978,  407 s. İmam Nevevi tarafından derlenen ve Hadis-i Erbain adı verilen 42 hadisin tercüme ve izahıdır.

5-  Peygamber Efendimizin Hitabeti, İstanbul 1980,  238 s. Hitabet-i Nebeviyye isimli doktora tezidir.

6-  Peygamberimizin Öğrettiği Dualar ve Zikirler,  İstanbul, 1982, 248 s.

7-  Dini Bilgiler,  (Komisyon çalışması)  Diyanet İşleri,  Ankara, 1982, 231. 464

8-  Tarih-i Din-i İslam,  İstanbul,  1983,  816 s.  Seydişehirli namıyla bilinen Mahmud Es’ad Efendi tarafından geniş kapsamlı bir İslam tarihi olur düşüncesiyle başlanan bu tarih,  maalesef Rasulullah Efendimizin vefatına kadar hazırlanabilmiştir. Bir medhal ve daha sonra Mekke ve Medine devirleri için birer cilt olmak üzere üç cilt olarak basılan bu eser, Marifet Yayınevinin teklifiyle kardeşi Osman Kazancı’nın da yardımıyla bitirildi ve tek cilt halinde  “İslam Tarihi” adıyla basıldı.

9- Peygamberimize Neden İnanmadılar, İstanbul 1983, 300 s.

10  –  15-  Saadet Devri,.

a)  Özlenen Şafak İstanbul, 1982,  312 s.  Fil hadisesinden itibaren Rasulullah Efendimize Nübüvvetin gelişine kadar.

b)  Aydınlıklara Doğru, İstanbul 1983,    428 s.  Nübüvvetin gelişinden hicrete kadar.

c)  Doğuş,  İstanbul 1984,  392 s.  Hicretten Uhud muharebesine kadar.

d)  Yükseliş, İstanbul 1987, 341 s. Hudeybiye barışına kadar.

e)  Guruba Yaklaşırken,  İstanbul 1987,  323 s.  Mekke’nin fethine kadar

f)  Mutlu Kavuşma,  İstanbul 1987 202 s.  Efendimizin vefatına kadar

16- İlk ve Büyük Halife Hz. Ebu Bekir, İstanbul, 1995, 349 s.

17-  Adil Halife Emirü’l-mü’minin Hz. Ömer 1, İstanbul 1995, 325 s.

18- Adil Halife Emirü’l-mü’minin Hz. Ömer 2,  İstanbul 1995, 331 s.

19- Emevilerin Mahvettiği Şehid Halife Hz. Osman 1,  İstanbul 1999, 258 s.

20- Emevilerin Mahvettiği Şehid Halife Hz. Osman 2, İstanbul 1999 316 s.465

21- Talihsiz Halife Emirü’l-mü’minin Hz. Ali 1,  İstanbul 2002, 383 s.

22- Talihsiz Halife Emirü’l-mü’minin Hz. Ali 2, İstanbul 2002, 376 s.

23- Hz. Âdem’den Hatemü’l-Enbiyaya 1, İzmir 1990, 300 s.

24- Hz. Adem’den Hatemü’l-Enbiyaya 2, İzmir, 1990, 288 s.

25- Hz. Âdem’den Hatemü’l-Enbiyaya 3, İzmir 1990, 234 s.

26- Çeşitli Yönleriyle Nübüvvet Kavramı, İstanbul 1997, 232 s.

Romanlar:

27- Kaynana Münevver Hanım, İstanbul 1969, 226 s.

28- Üvey Anne, İstanbul 1970, 214 s.

29- Bir Vicdan Uyanıyor, İstanbul 1974, 248 s.

30- Son Fırtına, Ankara 1976, 276 s.

31- Zulmetten Nura (Bunalım Çağından İslam’ın Aydınlığına), Sadeleştirme, Mehmet Şemseddin Günaltay, İstanbul 1998, 319 s.

Basılmamış olanlar:

1- Abdülmelik b. Mervan (Doçentlik tezi)

2- Ziyad b. Ebih (Doçentlik tezi)

3- Mervan b. Hakem (Profesörlük tezi)

4- Bir İnsan Olarak Hz. Ömer (Makale)

5- Hz. Ömer’de Za’f Belirtileri (Makale)

6- Rasulullah Efendimizin Beşeri Yönü (Makale)

Hocamızın en son kitabı Ensar Neşriyattan çıkan, “Kendimi Anlatayım Dedim” adlı eserinde kendi hayatını okuyucu ve sevenleriyle paylaşıyor.

Röportajın birinci kısmını okumak için tıklayınız.

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile