Mehmet Nişancı

kureselahlak11 Eylül’ün ardından dünyanın gündemi olan küresel terör, aslında patlak vermesi beklenen sisteme karşı yapılan büyük bir darbeydi. Amerika’nın kendi oyunu gibi ifadeleri kenara bırakarak dikkatle okunması gereken bir hadise.


Çünkü toplumlar üzerinde bıraktığı tesirin bu manada incelenebilmesi daha mümkün gözükmekte.

Gittikçe daralan dünya da sınırlar artık bir formaliteden öteye gitmiyor. Dünyanın bir köşesinde meydana gelen bir olaydan diğer köşesinin haberdar olmasının dillendirilip durması da bunun sonucu.

Peki ya bu kocaman köyde insanlar nasıl bir arada yaşayacak? Bu sorunun çözülmesi öncelikli bir hal almışken, yapılabilecek şeyler içinde süre gittikçe kısalmakta. Nitekim 1943’te İnsan Hakları Beyannamesi bunun ilk adımı ve de 1993 yılında gerçekleştirilen Dünya Dinleri Parlementosu’nda bu gerçeğin dikkate alındı. Tabi bu tip çalışmaların samimiyetinin durumu nedir? Orası şimdilik meçhul!

Nasıl bir şey olduğundan açıkçası kimsenin haberi olmadığı –en azından bizim- Dinler Arası Diyalog çalışmaları da bu yönde kendini göstermekte. Tabi küresel ahlakın bahsedildiği yerde dinlerarası diyalog da kendine yer bulur. Nitekim bu ahlak anlayışı için çaba sarf eden en önemli isimlerden Hans Küng, diyalog çalışmalarının üzerinde titizlikle durmaktadır. Peki, nedir dinler arası diyalog?

Aslında bakıldığında Hıristiyanların, sadece kendi çıkarlarına hizmet için ortaya attıkları bu fikir, “Hıristiyan Müslümanım” gibi saçma sapan ifadelerle dolu boş bir uğraşın halini aldı. Kendi hamlesini ortaya koymaya çalışan bazı Müslümanların “belki lehimize çeviririz” edasıyla bu olaya iştirak etmesi pek de olumlu bir etkiye sahip değil toplum nezdinde.

Neden mi? Kapitalizmi yetiştirip büyüten batı artık Afrika’daki insanları  sömürmüyor. Sömürü sistemi tüm dünya üzerinde kendisini küresel şirketlerin bünyesinde aşağılık sinsiliğiyle etkisini göstermeye çoktan başladı bile. E tabi, emperyalist sistemin merkezinden tüm dünyaya yayılan, bu diyalog çalışmasından kim ne bekleyebilir ki? Acaba diyaloga iştirak edenler, katkıda bulunmaya çalışanlar nerede? Doğu da mı; Batı da mı? Varın siz düşünün!

kureselahlakDiyalogun gölgesinde kaldığı müddetçe, aynı zamanda batının da gölgesinde kalacak bir küresel ahlak denemesi pek de samimi değil açıkçası. Ve sonuçlanması da beklenemez. İşte samimi bir küresel ahlak çalışması niyetiyle okumaya başladığım Chandra Muzaffer’in yazdığı “Küresel Ahlak ya da Küresel Hegemonya” adlı eserinin son sayfalarında diyaloga değinmesi, küresel ahlak çalışmalarının diyalogla aynı paralel de olduğu kanaati kendine yer buldu zihnimde. Kitabın hemen başında yer alan çeşitli dinlere ait bir ifadenin yer alması oldukça ilgi çekici geldi. Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, sen de diğer insanlara öyle davran, düsturunun farklı dinlerde çeşitli şekillerde dile getirilmesi evrensel ahlak değerleri noktasında güzel bir örnek açıkçası.

“İslam’da bu ilke, “Kendiniz için istediğinizi komşunuz için de istemedikçe hiçbiriniz iman etmiş sayılmazsınız.”  Şeklinde ifade edilir.

Budizm bize “Size nasıl davranılmasını  istiyorsanız siz de tüm canlılara öyle davranınız.” diyor.

Hinduizm, “Ahlaklı olmanın esası  şudur: Size yapıldığında acıya neden olan hiçbir şeyi başkalarına yapmayınız”  diye yineliyor.

Hıristiyanlıkta da şöyle deniyor: “Başkalarının size yapmasını dilediğiniz ne varsa, siz de onlara bunları yapınız.”

Sih dini de bize şu tavsiye de bulunuyor: “Kendinizi için iyilik diler gibi davranınız, çünkü dikenli ağaçlar diktiyseniz ağaçlarınızdan lezzetli meyveler bekleyemezsiniz.”

Yahudilik de bu konuya çok net olarak değiniyor: “Nefret ettiğiniz bir şeyi, komşunuza yapmayınız, ana yasa budur, gerisi tefsirdir.

Bu kural Bahai inancında da şöyle ifade edilir: “Gözleriniz adaletten yana bakacak olursa, kendiniz için ne seçiyorsanız komşunuza da aynısını seçiniz.” i

Görüldüğü  gibi çeşitli dinlerin prensipleri bazen tüm insanlık için ortak bir düstur arz edebilmesi mümkün… Bu bağlamda ortak bir ahlak oluşumu ne kadar mümkün? Sadece bu prensipten hareketle tüm insanlık şu yukarıdaki ifadeye uysa, ayrı bir ahlaki ortaklığa pek gerek yok gibi. Sadece insanların birbirine saygısı olsa ya...

Esef ki, hem dünyayı  sömür, hem de insanlara diyalog çalışması sun! Bu bir tezat değil… Bu apaçık aşağılık bir hareket…

Karşılıklı  olarak yapılacak her işin temelinde saygı olması gerektiği herkesin kanaatidir. Saygıyla hem karşıyı dinleme, hem de kendini daha samimi anlatabilme mümkünken, sinsi bir hareketin, karşındakini her ne şekilde olursa olsun aşağılamanın getireceği tek şey kindir. Bu şu değil de nedir: İran’a nükleer silah yüzünden ambargo koy, İsrail’e ise nükleer silah kullansa bile sahip çık!?.. Bu her şeyi ifade etmiyor mu?

Bütün bu farklılıklar ışığında Osmanlı Devleti’nin samimi gayretlerinin, küresel aktör rolündeki devletler tarafından incelenmesi bariz bir gerekliliktir. Yani Endonezya’da yer alan Açe’de bu tarihi hakikati herkes müşahede etti. Ve de Balkanlardan çekilmesinin hemen ardından, o bölgenin karışması, Orta Doğu’da ise halen bu kargaşanın, dağınıklığın devam etmesi evrensel bazda bir ufuk olması açısından Osmanlı incelenmelidir.

Bu önemli rolü  yine bu ülkenin üstleneceğinden başka bir şey düşünemiyorum. Açıkçası şu anki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun samimi gayretleri ve dünya çapında ses getiren dış siyasetimiz umarım sekteye uğramadan kendini devam ettirir. Bu konuda Ahmet Davutoğlu’nun kaleme aldığı “Küresel Bunalım” ve “Stratejik Derinlik” adlı iki eseri de okunması gerekenlerin başına alınması okuyucular için bir tavsiyedir vesselam…

HTML clipboard

i. Chandra Muzaffer, Küresel Ahlak ya da Küresel Hegemonya

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile